24 Mart 2016 Perşembe

Cennetleri Mühürlemeliyim (ISSTH) - Bölüm 3

Bölüm 3 - Dış Cemiyete Yükselme

"Çok erken yattınız. Şimdi Kaplan Dede için uyanın bakalım!" kapı sarsılarak açıldı ve içeri hizmetçi kıyafetleri giymiş, uzun ve güçlü bir adam girdi. Hırçın bakışlarını Meng Hao ve şişman gence yöneltmişti.

"Bugünden itibaren," dedi sinirle, "siz iki küçük piç, benim için her gün kişi başı on ağaç keseceksiniz. Diğer türlü Kaplan dede sizi uçurtma yapıp uçurur."

"Selamlar, Kaplan Dede," dedi Meng Hao, yataktan kalkıp ayakta gergince bekleyerek. "Belki biraz daha sessiz..." daha lafını bitiremeden, koca adam gözlerini ona dikti.

"Sessizmiş! Sence sesim çok mu yüksek?"

Vahşi görünüşüne ve koca cüssesine tekrar bakan Meng Hao tereddüt etti, sonra "Ama... Hizmetçilerden sorumlu ağabey zaten bize günde on ağaç kesme görevi verdi." dedi.

"O zaman benim için fazladan on tane daha kesin," diye yanıtladı soğuk bir şekilde.

Meng Hao cevap vermedi, lakin beyni fırıl fırıl çalışmaktaydı. Daha Ölümsüzlerin Cemiyetine yeni varmıştı ama şimdiden kabadayılar onu hedefliyordu. Taviz vermek istemiyordu fakat adam o kadar büyük ve güçlüydü ki, kendi çelimsiz vücuduyla ona karşı koyması zordu. Sonra bakışları masaya kaydı ve ısırık izini gördü. Şişman gencin uyurgezerliği sırasında ne kadar korkutucu göründüğünü hatırlayınca aklına bir fikir geldi. Uyuyan şişmana doğru bağırdı aniden.

"Şişko! Biri poğaçanı ve kadınını çalıyor!"

Sözcükler ağzından çıkar çıkmaz, şişman genç ayaklandı, gözleri kapalıydı, suratı sinirle çarpılmış, öfkeyle bağırıyordu.

"Benim poğaçamı kim çalıyor? Benim kadınımı kim çalıyor?" yataktan zıpladı feryat ederek. "Seni ölümüne döveceğim! Seni ölümüne ısıracağım!" oda içinde rastgele savurmaya başladı yumruklarını. Koca adam şaşıp kalmıştı, sonra ileri bir adım attı ve çocuğa tokadı bastı.

"Kaplan Dede'nin önünde bağırmaya cüret edersin ha!" tokat çocuğun suratına isabet etti, ama sonra koca adamın feryadı duyuldu. Gözleri kapalı şişman çocuk, adamın elini ısırıyordu ve adam elini ne kadar sallarsa sallasın, bırakmıyordu.

"Beni ısırmayı bırak, lanet olası. Isırmayı kes." bu adam bir hizmetçiydi, bir yetiştirici değil. Uzun zamandır hizmetçi olduğundan, vücudu güçlenmişti, lakin yaşadığı bu acı yüzünden çoktan soğuk terler dökmeye başlamıştı. Yumruk attı, tekme attı ama elini kerpeten gibi kavrayan çene biraz dahi olsa gevşememişti. Ne kadar sert vurursa, çocuk da o kadar derine geçiriyordu dişlerini. Adamın eti her an kopup düşecek kadar çiğnenmişti.

Adamın dışarıda yankılanan çığlıkları, başkalarının da dikkatini çekmeye başlamıştı. Soğuk bir ses içeri doğru gürledi.

"Bu hengâme de nedir?"

At suratlı adamın sesiydi bu. Koca adam sesi duyar duymaz korkudan titremeye başlamıştı. Hissettiği acıya rağmen çığlık atmayı kesti.

"Hizmetçilerden sorumlu ağabeyi sinirlendirmek iyi bir fikir değil," dedi koca adam hızla. "Buna devam etmek mantıklı değil. Hadi, beni ısırmayı bırak! On ağaçtan da vazgeçtim."

Meng Hao, şişman gencin uyku halinin bu kadar etkileyici olabileceğini tahmin etmemişti ve o da durumun sonlanmasını istiyordu. Birkaç adım ilerleyip, şişman çocuğu yavaşça tokatladı ve kulağına fısıldadı.

"Poğaçan ve kadının geri alındı."

Genç adam aniden rahatladı ve çenesini gevşetti. Havayı yumruklamaya devam ederek yatağına döndü, kanla kaplı suratıyla uykusuna geri döndü.

Şişman çocuğa endişeli bir bakış atan koca adam, tek bir kelime daha etmeden çıkıp gitti.

Meng Hao bir süre ayakta, şişman gence hayranlık duyarak durakladı ve sonra yatağına dönüp uykuya daldı.

Ertesi gün şafak vakti.

Sabah güneşiyle gökyüzünü, zil sesleriyse havayı doldurdu. Duyan insanların uyanıp çalışmaya başlamalarını sağlayan garip bir güce sahip gibiydi bu ses. Şişman genç uyandı. Vücudundaki izlere aptalca baktı. Yüzüne dokundu.

"Gece neler oldu? Neden tüm vücudum acıyor? Biri beni dövdü mü?"

Meng Hao konuşmaya başlamadan önce sessizce giyindi.

"Hiçbir şey olmadı. Her şey normal gibiydi."

"Peki neden suratım şişmiş?"

"Belki de sivrisinek ısırmıştır."

"Ağzımın içinde neden kan var o zaman?"

"Gece yataktan düştün, hem de birkaç kez." Meng Hao kapıyı açıp, dışarı doğru adım attı, sonra durup arkasına baktı. "Bak Şişko," dedi ciddi bir sesle, "dişlerini daha sık törpülemelisin, iyice keskinleştir onları."

"Aa? Babam da aynı şeyi söylerdi." dedi şaşkın bir şekilde, aynı zamanda giyinmeye çalışıyordu.


Meng Hao ve şişman çocuk güneşin altında, İnanış Cemiyetinde ağaç keserek geçecek hizmetçi hayatlarına doğru adım adım ilerledi.

Her biri on ağaç kesmeliydi. Kuzey Hizmetli Bölümünün etrafındaki vahşi topraklar, ağaçlarla doluydu. Çok büyük olmasalar da, gözün görebildiği kadar uzağa bir okyanus gibi yayılmışlardı.

Hizmetçi baltasını taşıyan Meng Hao, omzunu ovaladı. Kolu hem uyuşmuş hem de acıyordu. Balta ağırdı. Tırmandıkça şişman çocuk nefes nefese kalıyordu. Eninde sonunda uygun bir alan buldular ve işe başladıklarını belirten kesme sesleri etrafta yankılanmaya başladı.

"Benim babam süper zengin," dedi şişman çocuk üzgün bir suratla. Baltasını kaldırdı. "Ben de süper zengin olacaktım. Hizmetçi olmak istemiyorum... Bu Ölümsüzler de bir garip, büyüleri var. Ateşi ne yapacaklar? Bizim, onlar yerine ağaç kesmemize neden ihtiyaç duyuyorlar?"

Çenesi düşen çocuğun aksine Meng Hao, konuşamayacak kadar yorgundu. Ter, su içinde kalmıştı. Yaşadığı fakirlik, et yiyememesine, bu da güçsüz bir vücuda neden olmuştu. Fazla enerjisi yoktu. Yarım tütsü yanana kadar geçecek süre sonra nefes nefese, bir ağaca yaslanmıştı.

Yorgunluktan titremesine rağmen aldığı her nefesle söverek ağacı kesmeye devam eden şişman çocuğa baktı. Meng Hao'dan daha gençti, ama çok daha güçlüydü.

Meng Hao kafasını hüzünle salladı ve dinlenmeye devam etti. Ki Yoğunlaştırma Kılavuzunu çıkartıp, tekrar inceledi. Kılavuzda tarife uyarak, Cennetin ve Dünyanın  ruhani enerjisini algılamaya çalıştı.

Zaman aktı, güneş battı. Bu iş gününde Meng Hao iki ağaç kesmeyi başarmıştı. Şişman genç ise sekiz tane kesmişti. Toplayınca, ancak bir kişiye yetecek yemek alabiliyorlardı. Biraz kafa yordular, sonra şişman gencin gidip aldığı tek kişilik yemeği, odalarında paylaştılar. Sonra yorgunluktan, uyuya kaldılar.

Bir süre sonra, şişman gencin horultuları odayı doldurmaya başladı, kararlı gözleriyle Meng Hao, kendini yataktan doğrulmaya zorladı. Açlığını ve yorgunluğunu görmezden gelip, Ki Yoğunlaştırma Kılavuzunu aldı ve tekrar okumaya başladı.

"Sınavlara çalışırken, genelde şafağa kadar uyanık kalırdım. Açlığa da alışkınım. Şimdiki hayatım daha yorucu olabilir fakat en azından bir hedefim var. O kadar sınavdan kaldıktan sonra, Yetiştirmede de başarısız olamam." inatçı bir kararlılıkla parlıyordu gözleri. Kafasını kitaba gömüp, çalışmaya başladı.

Gecenin geç vakitlerine kadar devam etti, tam olarak ne zaman olduğunu hatırlamasa da, sonunda uyuya kaldı. Uyurken, rüyasında cennetin ve dünyanın ruhani enerjisini algıladığını görüyordu. Sabah, zilin sesine uyandı. Kan çanağı gözlerini açtı, esnedi ve yataktan çıktı. Sonra, dinlenmiş görünen şişman gençle birlikte, ağaç kesmeye gittiler.

Bir gün, iki gün, üç gün... iki ay geçmişti bile. Meng Hao'nun ağaç kesme yetenekleri, günde dört ağaç kesebilecek kadar gelişmişti. Ama zamanının çoğunu, ruhani enerjinin ne olduğunu kavramaya harcıyordu. Gözleri gittikçe daha çok kanlanıyordu. Sonra bir akşam, meditasyon yaparken, birden vücudu titreşti ve uzuvlarında garip bir uyuşukluk hissetti. Ardından, sanki etinin ve kemiklerinin içinde sıkışıp yoğunlaşmış, minicik bir parça Ki, vücudundan sızdı gitti.

Bunun ardından, içinde ortaya çıkan incecik bir ruhani enerji ipliği hissetti. Neredeyse aynı anda yok olmuştu fakat Meng Hao, heyecanla gözlerini açtı. Yorgunluğu gitmişti, kan çanağı gözleri normale dönmüştü. Titreyen elleriyle Ki Yoğunlaştırma Kılavuzunu tuttu. Geçen aylarda çok az yemiş, çok az uyumuştu. Ağaç kesme haricinde, neredeyse tüm vaktini ruhani enerjiyi hissetmek için harcamıştı ve en nihayetinde, şimdi bir sonuç almıştı. Sanki vücudu güç doluymuş gibi hissediyordu.

Zaman su gibi akıp geçti, iki ay sonra, yılın sekizinci ayı gelmişti, yazdı artık. Güneş ışınları gökten aşağı doğru yakarak geliyordu.

"Ki'yi vücudun içine yoğunlaştır, birleştir ve ayrıştır, kan damarlarını ve Ki geçitlerini aç, dünya ve cennetle aynı ritmi yakala." İnanış Cemiyeti yakınlarında, dağların derinliklerinde, öğlen vaktiydi. Meng Hao bir eliyle önündeki kamp ateşini dürtüklüyor, diğer eliyle ise Ki Yoğunlaştırma Kılavuzunu tutmuş, tüm kalbiyle okumaktaydı.

Bir tütsü çubuğunun yanıp biteceği süre boyunca gözlerini kapalı tuttu, vücudundaki narin Ki ipliğini hissediyordu. Bu, iki ay önce ortaya çıkan ve Meng Hao'nun bir hazine gibi dikkatle koruduğu aynı Ki'ydi. İplik şimdiye daha da kalınlaşmıştı. Oturup, meditasyon durumuna girdi, kılavuzda açıklanan, zihinsel ve fiziksel dolaşım yöntemlerini kullanarak, Ki ipliğinin vücudunda gezinmesini sağladı.

Kısa süre sonra, Meng Hao gözlerini açtı ve baltası sırtında, hızla ona doğru yaklaşan şişman çocuğu gördü.

"Eee, ne durumda?" diye sordu, hızlı yürüdüğü için nefes nefeseydi. Şişman olsa da, vücudu güçle doluydu.

"Hala vücudumun tamamına yayamıyorum," dedi Meng Hao bir gülücükle. "Ama bir ay içinde Ki Yoğunlaştırmada ilk seviyeye ulaşacağımdan emin gibiyim." inançlı bir tavır takınmıştı.

"Demek istediğim, tavuk ne durumda?" kamp ateşine bakarken, dudaklarını yaladı.

"Aa, neredeyse pişti," dedi Meng Hao, o da dudaklarını yaladı ve ateşi dürtüklemek için kullandığı dal parçasını geri çekti. Şişman çocuk, baltasını kullanarak toprağı kazdı ve tavuğu çıkarttı. Şimdiye tamamen pişmişti.

Güzel bir koku etrafa yayıldı. Tavuğu ikiye bölüp, yarın yokmuşçasına yemeye başladılar.

"Biraz ruhani enerji hissettiğin günden beri," dedi dudakları yağ içinde, şişman çocuk, "yaban tavuğu yakalayabilir oldun. Şimdiyle kıyasladığımda, ilk iki ayımız kâbus gibiydi..." Meng Hao'yu övmek, artık onun yeni ilgi alanıydı.

"Birçok insan ekmeğini yabandan çıkarıyor, sen nasıl yapılacağını bilmiyorsun, olay bu." Meng Hao konuşurken, tavuk butundan bir ısırık aldı, bu yüzden biraz anlaşılmaz çıktı sözler ağzından.

"Eee, peki sen gelecek hafta gerçekten Ki Yoğunlaştırmada ilk seviyeye ulaşıp Dış Cemiyete alınırsan," dedi şişman çocuk, suratı ekşimişti, "ben ne yapacağım? Bu zihinsel şeylere hiç kafam basmıyor." beklentiyle Meng Hao'ya bakıyordu.

"Bak şişko, eve gidebilmenin tek yolu, Dış Cemiyete alınmak," dedi Meng Hao, elindeki butu yere bırakmış, şişkonun gözlerinin içine bakıyordu.

Şişman çocuk kararlı bir şekilde kafa sallamadan önce, uzun bir süre sessizce oturdu.

Altı gün gelip geçti. Geceydi. Şişman çocuk çoktan uyumuştu ve Meng Hao odasında, bacakları çapraz şekilde oturmuş, meditasyon yapıyordu. Son üç ayda ağaç kesmek haricinde, tüm vaktini nasıl ruhani enerjiyi hissetmeye adamış olduğunu düşündü. İki ay önce ilk kez ortaya çıkan Ki ipliğini düşündü. Derin nefes aldı, gözlerini kapadı ve ruhani enerji ipliğini vücudunun içinde gezdirdi. Sonra, kafasının içinde bir gürültü yankılandı. Şimdiye kadar Ki'yi tüm vücuduna dağılacak şekilde ayrıştıramıyordu. Ama şimdi, bunu başarmıştı, bedeninin her köşesine ayrışıp, dağılmıştı Ki. Sanki vücudu suda yüzüyor gibi hissetti.

Meng Hao, Ki Yoğunlaştırmada ilk seviyeye ulaştığı anda, dışarıdaki büyük kayanın üzerinde oturan at suratlı genç adam yavaşça gözlerini açtı. Meng Hao'nun odasının olduğu tarafa bir bakış atıp, tekrar gözlerini kapadı.

Şafak vaktinde, Kuzey Hizmetli Bölümünde yaşayan herkesin kıskanç bakışları altında, son dört aydır evi saydığı odadan dışarı yürüdü. At suratlı gencin önüne kadar geldi.

Şişman çocuk onunla gelmemişti. Kapı eşiğinde durmuş, kararlı gözlerle Meng Hao'yu izliyordu.

"Ki Yoğunlaştırmada ilk seviyeye dört ayda ulaştın. Çok olağanüstü değilsin ama aptal da değilsin." at suratlı çocuk ona baktı, artık surat ifadesi soğuk değildi. Sakince, "Artık Dış Cemiyete gidiyorsun, sana oranın kurallarından bahsetmeliyim. Her ay, Ruh Taşları ve şifa hapları dağıtılır ama bu dağıtılanları, güç kullanarak başkalarının elinden almak yasak değildir. Bazı insanların, Cinayet Sahası diye adlandırdığı, herkese açık bir alan bile var. Orada... Orada kendine çok dikkat etmen gerek." dedi, sözleri bittiğinde sağ elini kaldırdı, ortaya bir yeşim parçası çıktı ve Meng Hao'nun önünde, yeşil ışığını yayarak asılı kaldı. 

"Yeşim parçasına ruhani enerji uygula, o da seni Dış Cemiyetteki, Hazine Köşküne götürsün. Orada ataman, kayıt altına alınacak." at suratlı genç adam gözlerini kapadı.

Meng Hao hiçbir şey söylemedi. Yumruk selamı verdi, döndü ve şişman çocuğa bir bakış attı. Bir anlığına birbirlerine baktılar ve Meng Hao, kalbinde düğümlenen duyguları hissetti. Duygularla boğuşmamaya karar vermişti. Yeşim parçasını parmakları arasında sıkıştırıp bıraktı, ardından yeşil parıltı yayan parça, ileri doğru süzülmeye başladı.

Meng Hao peşinden gidiyordu, her adımıyla Hizmetçi Bölümünü arkasında bırakarak.

Ana kapıdan uzağa giden, dar bir patikayı takip ediyordu, uzağa, daha uzağa, dağın eteklerine kadar yürüdü. Sonunda, dört aydır ayak basmadığı bölgelere ulaşmıştı.

İnanç Cemiyeti dört ana dağdan oluşuyordu, doğu, batı, kuzey ve güney zirveleri. Onları, hiç bitmiyormuş gibi görünen dağ sıraları çevreliyordu. Her dağın ortasında, bir Hizmetçi Bölümü vardı. Meng Hao, Kuzey Dağındaki, Kuzey Hizmetçi Bölümünde görevliydi. Daha yukarısı ise savunma büyüleriyle korunuyordu. Bunların ardında ise, İç Cemiyet öğrencileri ve yaşlıları yaşıyordu.

Her bir dağ buna benziyordu. Dağların arasında kalan düz alanı ise, İnanç Cemiyetinin Dış Cemiyetine barınak olan sayısız ev dolduruyordu.

Bu konuda, İnanç Cemiyeti, diğer cemiyetlerden biraz farklıydı. Dış Cemiyet dağın eteklerinde, hizmetçiler ise ortasında yaşıyordu. Bu cemiyet kuralı, Reis İnanç tarafından bilinmeyen nedenlerle koyulmuştu.

Uzaktan, tüm bu alan dönüp duran bir sisle dolu gibiydi. Lakin sise adım attığında, sis kayboldu. Önünde, elle oyulmuş korkuluklar ve mermer basamaklardan, ulvi binalar ve yeşil taşla döşenmiş yollardan oluşan bir manzara uzanıyordu. Yeşil Cübbe giyen Dış Cemiyet öğrencileri ortalıkta geziniyordu. Bazıları, yürüyüp giden Meng Hao'yu fark etmişti.

Bazıları ona, içinde en ufak bir iyi niyet bile olmayan, aşağılayıcı bakışlar attılar. Vahşi hayvanların arasında bir avmış gibi hissetmişti ki bu, ona at suratlı ağabeyin, Dış Cemiyet hakkında söylediklerini hatırlattı.

Pek az vakit sonra, Dış Cemiyetin güney bölümünde kalan siyah bir binaya ulaştı. Üç katlı ve siyah olmasına rağmen, yeşim taşından oyulmuş, neredeyse şeffaf gibi görünen bir binaydı.

Meng Hao yaklaştıkça, binanın ana kapısı sessizce açıldı ve dışarı orta yaşlı, pörsümüş bir adam çıktı. Derin yeşil renkli, uzun bir cübbe giyiyordu, yüzünü ise kurnaz bir ifade kaplamıştı. Sağ elini, yakalama hareketiyle havaya kaldırdı ve yeşim taşı eline uçtu. Taşa baktıktan sonra tembelce konuşmaya başladı:

"Meng Hao, Dış cemiyete terfi etmiştir. Kendisine bir ev, yeşil bir cübbe, bir ruh plakası ve bir taşıma çantası verilmelidir. Ruh plakası, Hazine Köşküne girmek ve bir büyülü eşya seçmek için kullanılmalıdır." sağ elini salladı ve Meng Hao'nun ellerine gri bir çanta geldi.

Gri çantayı bir süre inceledi, sonra yolda gelirken gördüğü Dış Cemiyet öğrencilerinden birisini hatırladı. Adamın belinde asılı aynen buna benzeyen bir çanta vardı.

Kurnaz görünümlü adam Meng Hao'ya baktı ve anında Dış Cemiyetle alakalı cehaletini sezdi. Diğer türlü, nasıl taşıma çantasını tanımayıp böyle incelerdi? Onun adına biraz üzülerek, "Ona biraz ruhani enerji verirsen, içine nice şeyler koyabilirsin." dedi umursamaz bir şekilde.

Bunu duyan Meng Hao, çantaya bir tutam ruhani enerji verdi. Bulanıklaşan çantanın içinde, yarım bir insan kadar boş alanı görebildi. Bu alanda ayrıca yeşil cübbe, bir yeşim parçası ve birkaç farkı obje de mevcuttu.

Bu noktada ilgisi tavana çoktan çıkmıştı. Bu taşıma çantası en az yüz altın değerinde olmalı. Ölümsüzlerin elinden çıkma olduğu çok belliydi.

Dikkatini yoğunlaştırdı ve bir anda yeşim parçası elinde belirdi. Biraz daha dikkatini verdi ve çantanın içinde, Dış Cemiyetin haritasının da olduğunu fark etti. Pek kalabalık olmayan bir köşede ise evi işaretlenmişti.

"Ona, gidip sonra bakarsın," dedi kurnaz görünümlü adam kayıtsızca. "Hazine Köşkü şu an açık ve sen hala girmedin."

Meng Hao kafasını kaldırdı ve taşıma çantasını cübbesinin içine sardı. Hazine Köşkünün açık kapısına bakarak, derin bir nefes aldı ve beklentiyle dolu bir şekilde içeri girdi.


Girer girmez, yüzündeki ifade değişmişti, bir derin nefes daha aldı.

20 Mart 2016 Pazar

Cennetleri Mühürlemeliyim (ISSTH) - Bölüm 2

Bölüm 2 - İnanış Cemiyeti

Nanshan Kıtasının güney ucunda, Zhao Eyaletinin sınırına yerleşmiş İnanış Cemiyeti, bir zamanlar "Dört Büyük Cemiyet" diye adlandırılan cemiyetlerden biriydi. Güney Bölgesinde hala ünlü olsa da, geçen yıllarla birlikte gözden düşmüş ve bir zamanlar sahip olduğu şan ve şöhret azalmıştı. Şu günlerde, Zhao Eyaletindeki diğer cemiyetlere göre düşük derecedeydi.

Aslında eskiden ismi İnanış Cemiyeti değildi. Bin yıl kadar önce, Güney Bölgesinde büyük olaylar gerçekleştiren bir yetiştirici ortaya çıkmıştı. Bu kişi kendini "Reis İnanış" diye tanımlamış ve cemiyetin ismini de buna göre, zorla değiştirmişti. Zhao Eyaletindeki diğer tüm cemiyetlere sırayla baskın vermiş ve değerli hazinelerini ele geçirerek uzun süre yenilmemişti.

Ama şimdi işler değişmişti. Reis İnanış neredeyse 400 yıldır ortalarda yoktu. Eğer canlı ya da ölü olup olmadığı kesinleşmemiş olmasaydı, diğer cemiyetler tarafından yok edilmiş olurlardı. Şanlı günleri geçip gitmişti. Zhao Eyaletindeki kaynak sıkıntısı ve diğer üç büyük cemiyetten gelen baskı sonucu, yeni üyeler için insan kaçırıp onları hizmetçi adı altında yetiştirmek zorunda kalmışlardı. Açık bir şekilde kapılarını cemiyete katılmak isteyenlere açamıyorlardı.

Meng Hao dağ zirvelerinin arasında uzanan dar bir yolda yeşil cübbeli adamı takip ediyordu. Çevresi garip taşlar ve değişik tipte ağaçlarla bahçemsi bir görüntüye sahipti. Bu güzelliklerin içinde, yeşim taşından çatılarıyla savurganca süslenmiş binalar, bulutları delip sisler içinde göğe uzanıyordu. Meng Hao her an iç geçiriyordu. Ne yazık ki yanındaki şişman genç, tüm bu süre boyunca sızlanmaya devam ederek ortamı bozuyordu.

"Bittim, gerçekten bittim... Eve gitmek istiyorum," diye homurdanıyordu, gözleri yaşlı bir şekilde. "Evde beni poğaçalar ve etler bekliyor. Lanet olsun. Aile topraklarının hakimi olup, birkaç cariyesi olan yaşlı ve zengin bir adam olarak yaşamak istiyorum. Hizmetçi olmak istemiyorum."

Yarım bardak çay içecek süre boyunca homurdanmaya devam etti, ta ki yeşil cübbeli adam dönene kadar. "Eğer tek bir kelime saçmalık daha duyarsam," dedi soğuk bir şekilde, "dilini kesip atarım."

Şişman genci bir titreme tuttu, gözleri korkuyla dolmuştu ve çenesini kapadı.

Bunu gördüğünde, Meng Hao ne kadar güzel bir duruma düşüp düşmediğini tekrar gözden geçirmeye başladı. Lakin inatçı bir yapıya sahipti, bu yüzden derin bir nefes alıp sessizliğini korudu.

Bir süre sonra, dağın tepesine çıkan yolu yarıladıklarında, sislerin içinde bir dizi düz yapı gördü Meng Hao.

Bu yapıların dışında, kenevirden cübbeler giyen yedi - sekiz genç adam oturuyordu. Bitkin düşmüş görünüyorlardı. Meng Hao ve diğerleri yaklaşırken, gençler tarafından fark edildiler, fakat hiçbir selamlama yöneltilmedi kendilerine.

Biraz ötede, kayanın üzerinde, açık mavi cübbe giyen genç bir adam oturuyordu. Yüzü uzundu, sanki bir at suratı gibi ve cübbesi diğerlerinin giydiği cübbelere göre daha pahalı görünüyordu. Soğuk bir ifadesi vardı, Meng Hao'nun takip ettiği yeşil cübbeli adam yaklaştığında, genç adam ayağa kalkıp sağ elini yumruk yapıp diğer eliyle bu yumruğu kavrayarak selam verdi.

"Selamlar, Ağabey."

"Bunlar yeni gelen hizmetçiler," dedi yeşil cübbeli adam, sabırsızca. "Yaşayacakları yerleri hazırla lütfen". Sözleri bittikten sonra Meng Hao ve diğer gence bakmaya tenezzül bile etmeden çekip gitti.

O gittikten sonra at suratlı genç adam tekrar oturdu, ayaklarını çaprazlayıp Meng Hao'ya ve şişman gence soğuk bakışlar atmaya başladı.

"Burası Kuzey Hizmetçi Bölümü," dedi soğuk ve duygusuz bir sesle. "İnanış Cemiyeti tembellere müsamaha göstermez. Artık burada olduğunuza göre, ayrılmanıza izin verilmeden önce otuz yıl hizmet edeceksiniz. Eğer kaçmaya çalışırsanız, ne diyeyim, bu yalnız dağlarda birçok vahşi hayvan yaşar ve ölümünüz kaçınılmazdır. Gidip çalışma giysilerinizi alın. Bundan sonra, ölümlü dünyadan azade oldunuz ve barışçıl bir şekilde hizmet edeceksiniz."

Şişman genç daha şiddetli titremeye başladı, suratından çaresizlik akıyordu. Meng Hao ise sakindi. Hatta göz bebeklerinde tarif edilemez bir parıltı vardı. At suratlı adam bunu fark etti. Nice yıllardır bu pozisyonda görevliydi ve nice gençlerin hizmetçi olmak üzere getirildiklerini görmüştü, lakin hiç Meng Hao kadar sakinine rastlamamıştı.

"Eğer iyi bir mizaca sahipseniz," dedi hafifçe, "tüm bir otuz yılı hizmetle geçirmek zorunda kalmayabilirsiniz. Boş zamanlarınızda yetiştirme alıştırması yapabilirsiniz. Eğer Ki Yoğunlaştırmasının ilk seviyesine ulaşmayı başarabilirseniz, o zaman Dış Cemiyete geçersiniz." geniş yenini savurdu, iki tane kenevir cübbe peyda olup, Meng Hao ve şişman gencin önüne geldi. Cübbelerin önünde başparmak boyunda, üzerinde "Hizmetçi" yazan, tahta rozetler vardı.

Cübbeye ek olarak bir de üzerinde "Ki Yoğunlaştırma Kılavuzu" yazan bir kitapçık vardı.

Meng Hao'nun nefes alışı, kitapçığın kapağında yazan kelimeleri görür görmez değişmişti. Kitapçığa bakmaya devam ederken, soluk tenli kadınla ilgili konuşan yeşil cübbeli adamın, Ki Yoğunlaştırmasının yedinci seviyesinden bahsettiğini hatırladı.

"İlk seviyeye ulaştığımızda, Dış Cemiyet'e girebiliyoruz fakat o kadın yedinci seviyeye çoktan ulaşmış... Ki Yoğunlaştırması da ne? Belki de Ölümsüzlüğe giden yol bu, tıpkı hikayelerde anlatıldığı gibi.

Eğer hizmeti karşılığında ona bunu vereceklerse, para olmasa da Meng Hao'nun geldiği yerde yüzlerce altın parçasına eş bir ödeme sayılırdı. Heyecanı tavan yaptı. Cübbesini alıp, kitapçığın dışına sardı.

"Yedinci doğu evi, yaşayacağınız yerdir. Yarından itibaren işiniz ağaç kesmek. Günde on kütük, her gün. Kesim işi bitene kadar yemek yiyemezsiniz." dedi ve gözlerini kapadı.

Derin nefes alan Meng Hao, at suratlı adamın yaptığı gibi diğer elinin içine sardığı yumrukla selam verdi ve peşinde şişman genç ile eve doğru yürüdü. Evler bir avlunun dört yanını sarıp birbirlerine komşu olacak şekilde yapılmıştı. İşaretleri takip ederek yedinci evi buldular, kapıyı açıp içeri girdiler.

Tek ve küçük bir oda vardı. İçinde bir masa, iki ufak yatakla, basit fakat temiz ve topluydu. Şişman genç yataklardan birine oturdu ve daha fazla kendini tutamayıp ağlamaya başadı.

12 ya da 13 yaşındaydı ve bağıra çağıra ağlıyordu. Sesi kesinlikle dışarıda yankılanıyordu.

"Benim babam bir Hükümdar ve benim de bir Hükümdar olmam gerekiyordu. Hizmetçi olmam değil." perişan bir haldeydi ve şişman vücudu titriyordu.

"Ağlamayı kes," dedi Meng Hao, onu rahatlatmaya çalışıyordu. "Bir düşünsene, çok da kötü sayılmaz. Burada Ölümsüzlere hizmet edeceğiz. Kim bilir kaç kişi yerimizde olmak isterdi." hızla kapıyı kapadı.

"Başkalarına hizmet etmek istemiyorum," diye yanıtladı. "Evliliğim çoktan ayarlandı, düğün hediyeleri bile gönderildi. Benim zavallı, güzel kadınım daha benimle evlenmeden dul kaldı." ağladıkça daha mutsuzlaşıyor gibiydi.

Meng Hao'nun suratında garip bir ifade belirdi. Bu şişman ergen, daha çok genç, diye düşündü. Daha bir kadının dokunuşunu bilmemesine rağmen şimdiden evliliğinin hazırlanmış olmasına inanamıyorum. Hüzünle iç geçirdi, aklında ise zengin olmanın ne kadar şahane olabileceği vardı. Bu şişman ergenin ailesi o kadar zengin ki, hiçbir zaman yiyecek ya da giyecekle ilgili endişe duyması gerekmemiş. Bir yanda da hiçbir şeyi olmayan ben. Ailemden kalan evi geçen sene satmama rağmen, Kahya Zhou'ya hala çok borcum var.

Borçlu olduğu parayı düşünmek, onu güldürdü. Artık burada olduğuna göre, Zhou gücü yeterse onu buraya kadar kovalayabilirdi. Yetmezse, Meng Hao geri dönene kadar göçüp gitmiş olurdu.

Bulunduğu durumla ilgili ne kadar fazla düşünürse o kadar mutlu oluyordu. Para, konaklama ya da yemek konusunda endişe etmesi gerekmiyordu. Hatta yüzlerce altın parçası değerinde ödeme alıyordu ki bunu da daha işe başlamadan vermişlerdi. Bu mekanda Ölümsüzlerin yaşadığını düşündükçe, umutsuz bir durumdan beklenmedik bir şekilde kurtarıldığına emin oluyordu.

Şişman gencin ağlayışları artık sinirine dokunmaya başlamıştı. Görmezden gelerek, kenevirden cübbesinin içine sarmış olduğu kılavuzu çıkartıp okumaya başladı. İlk sayfadaki ilk satırı okuduğunda, şaştı kaldı.

"Bir insanın, güveneceği bir şey olmalı. Eğer zenginlik ve ünvan peşindeki bir ölümlüysen, eğer tasasız bir hayat yaşamak isteyen bir Yetiştiriciysen, İnanç Cemiyetime katıl. Bana güvenebilirsin." bu, kılavuzun giriş kısmıydı ve Reis İnanış tarafından imzalanmıştı.

Sadece birkaç kelime olsa da, bu kelimeler tahmin edilemez bir güçle doluydu. Hem bir davet, hem de İnanış Cemiyetinin bir tasavvuruydu. Meng Hao uyuşmuş hissetti, sonra bir anda her şey anlam kazandı.

"İnanış Cemiyeti. Cemiyet bu demek mi? İnsanlar güvenecek bir şey bulmalıdır, eğer İnanış Cemiyetini bulurlarsa, hem zengin, hem güçlü, hem de tasasız olacaklar." gittikçe daha mantıklı geliyordu. Fark ettiği üzere, güvenebileceği bir devlet memuru olsaydı, ard arda üç kez sınavdan kalmazdı. İç geçirdi, daha tanımadığı Reis İnanış'a olan saygısı daha da artmıştı. Kitabın giriş kısmı, hayatında yeni bir kapıyı açmış gibiydi.

"Diğer bir deyişle, burada güvenebileceğim birisini bulmalıyım. Bunu yaparsam, hiçbir şeyle ilgili endişe duymama gerek kalmaz." gözleri, kılavuzu taramaya devam ettikçe daha da parlıyordu. Yavaş yavaş, zaman kavramını yitirdi ve hatta yanında ağlayıp duran şişman genci bile duymuyordu artık.


Şişman, gece yarısına doğru ağlamaktan yorgun düşüp uyuya kaldı, hemen sonra ise minik odalarının içinde gürleyen horultusu başladı. Meng Hao gönülsüzce kapadı kılavuzu. Çok yorgun hissetmesine rağmen gözleri, enerji ve gayretle parlıyordu.

"Bu kitap 100 değil, 1000 altın eder!" dedi kendi kendine. Her zaman zengin bir devlet memuru olmayı hayal eden birisi için, 1000 altın kıymetindeki bir nesne, hayatı hariç her şeyden daha değerli sayılırdı.

Heyecan içindeyken, şişman gencin horlamasının durduğunu fark etti. Yatağa doğru baktı ve çocuğun yatağında doğrulduğunu ve homurdanırken, elini kolunu salladığını gördü.

"Seni öldürene kadar döveceğim! Benim poğaçamı nasıl çalarsın! Seni ölümüne ısıracağım! Benim karımı nasıl çalarsın!" konuşurken yataktan kalktı, gözleri kapalı bir şekilde ve sinirle ellerini sallayarak. Sonra, şaşırtıcı bir şekilde masayı tutup, kenarından sertçe ısırdı, derin bir iz bıraktı. Sonra ise uykusuna geri dönüp horlamaya başladı.

Meng Hao bir süre, az önce yaşananın bir uyurgezerlik vakası olduğundan emin olmak için onu izledi. Sonra ısırık izini kontrol etti ve şişman çocuğu, uyurken sinirlendirmemesi gerektiğine karar verdi. Dikkatini çocuktan aldı ve heyecanla kılavuzu okumaya devam etti.

"Ölümsüzlüğe giden yol, dokuzuncu seviye Ki Yoğunlaştırma. Onlara hizmet ederek, benim de Ölümsüz olmak şansım var. Bu olabilecek en değerli ödeme. Eğer Ölümsüz olursam, zengin de olabilirim demektir." Meng Hao kılavuzu sıkıca kavradı, gözleri parıl parıldı. Sonunda sınavlara çalışmaktan başka bir yol bulmuştu.

Tam o anda, kapı bir gümbürtüyle açıldı ve yüksek bir "Heeyt" sesi duyuldu.

8 Mart 2016 Salı

Cennetleri Mühürlemeliyim (ISSTH) - Bölüm 1

Bölüm 1 - Mektepli Meng Hao

Zhao Eyaleti, gerçekten küçük bir devletti. Nanshan Kıtasındaki diğer küçük devletler gibi, vatandaşlar, Doğu Topraklarındaki Büyük Tang Devletine ve onun başkenti Chang'an'a hayranlık duyuyorlardı. Bu hayranlığı etrafa yayan yalnızca kral değil, Zhao Eyaletindeki tüm mekteplilerdi. Sanki çok uzaklardaki Tang Kulesi'nin tepesindeymiş gibi etrafı gördüklerini hissederlerdi.

Bu yıl Nisan ayı ne aşırı soğuk, ne de cehennem sıcağıydı. Kuzey Çölü'ndeki Qiang Di flütlerinden geçip, Büyük Tang topraklarını aşıp gelen hafif rüzgar nazikçe okşadı toprağı. Alacakaranlık göğün altında, sis gibi kesif tozları havalandırıp, dönerek, bükülerek Zhao Eyaleti'nin Daqing Dağı'na ulaştı. Sonra, dağın tepesinde oturmuş genç adamın üzerine çöktü.

Elinde sukabağı testisi tutan, mavi mektepli cübbesi giyen, zayıf bir delikanlıydı. Onbeş - onaltı yaşlarında gösteriyordu. Uzun değildi ve teni biraz koyuydu, lakin gözleri zeka ile parıldamaktaydı. Gene de tüm zekası sanki yüzündeki somurtunun arkasına gizlenmiş gibiydi. Kayıp görünüyordu.

"Gene başarısızlık..." İç geçirdi. İsmi Meng Hao'ydu, dağın yamacındaki Yunjie Kasabası'ndan ortalama bir öğrenciydi. Ailesi, yıllar önce kaybolmuştu ve arkalarında mal varlığı adına pek bir şey bırakmamışlardı. Öğrenim pahalıydı ve kendisi neredeyse tamamen çulsuzdu.

"İmparatorluk sınavlarına ard arda üç kez girdim. Her seferinde bilgelerin elinden çıkma kitapları yalayıp yuttum. Belki de bu yol gerçekten benimki değildir." İç çatışması yaşarken, kasvetli gözlerini ellerindeki testiye dikti.

"Memur olup zenginliğe ulaşma hayallerim uzaklaşmaya devam ediyor. Büyük Tang'e gitmeyi unutsam da olur bu halimle. Ne kadar da işe yaramaz bir öğrenciyim." Acı acı güldü. Sessiz dağın tepesinde oturup, elindeki testiye gözlerini dikmişken gittikçe daha da kayıp göründü. Korkuyu hissetmeye başlamıştı. Gelecekte ne yapacaktı? Nerelere gidecekti?

Belki yüksek makamdan bir memur onu yanına alırdı, ya da genç ve güzel bir hizmetçi kız. Yoksa her yıl sınavları almaya devam mı ederdi?

Bu soruların yanıtı yoktu. Daha ergenliğindeyken, bu kaybolmuşluk hissi sanki kocaman bir ağızmış gibi onu yutuyordu. Gerçek dehşeti hissediyordu.

"Şehirdeki öğretmenler bile birkaç gümüş anca kazanıyor. Kazançları, Wang Amcanın marangoz dükkanından bile daha düşük. Bunu daha önce fark etseydim, Wang amcadan marangozluk öğrenirdim. En azından şu anki gibi açlık çekmezdim." Bir süreliğine sessizleşti.

"Evde yemek de yok para da. Kahya Zhou'ya da 3 parça gümüş borcum var. Ne yapacağım ben?" Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, mavi ve engin. O kadar büyüktü ki sonunu göremezdiniz. Aynı Meng Hao'nun geleceğini göremediği gibi.

Bir süre sonra Meng Hao kafasını salladı ve cübbesinden bir parça kağıt çıkarttı. Dikkatlice okuyup, testinin içine yerleştirdi, sonra da ayağa kalkıp testiyi dağın zirvesinden aşağıya fırlattı.

Dağın eteklerinde akan ve kışın bile donmayan bir nehir vardı ve söylentiler bu nehrin Büyük Tang'e kadar aktığı yönündeydi.

Dağın tepesinde ayakta dikilen Meng Hao, testinin yavaşça uzağa ve daha uzağa sürüklenişini izledi. Gözlerini kırpmadan bakarken, annesinin ve çocukluğunda yaşadığı mutlulukların anlık parçalarını gördü. Testi, hayallerini, dileklerini ve geleceğe dair umutlarını taşıyordu. Belki bir gün biri testiyi bulup açar ve kağıdı okurdu.

"Okusam da çalışsam da bir şekilde hayatta kalacağım." Onun kişiliği böyleydi: zeki ve kararlı. Böyle olmasaydı, ailesinin yokluğunda bu kadar uzun süre hayatta kalamazdı.

Başını göğe çevirdi ve gözlerindeki inat daha da derinleşti. Aşağı inmek için yola koyulacaktı.

Tam o anda, yakındaki bir yamaçtan gelen sesi duydu. Ses rüzgar tarafından taşınmış gibiydi. Meng Hao'ya ulaşan kısmı ise gerçekten zor fark ediliyordu.

"İmdat... imdat..."

Meng Hao durakladı ve şaşkın bir şekilde daha dikkatli dinledi. Konsantre oldukça, yardım çağıran ses de güçlendi.

"İmdat..."

Yamacın kenarına ulaşana kadar birkaç adım yürüdü. Kafasını aşağı doğru uzattığında, vücudu biraz aşağıdaki bir çıkıntıdan yarı yarıya sarkan birisini gördü. Korkudan ve çaresizlikten bembeyaz yüzüyle tekrar yardım istedi.

"Sen... Meng Hao'sun değil mi? Lütfen, Mektepli Meng! Yardım et!" O da bir delikanlıydı. Meng Hao'yu görür görmez çocuğun suratında şaşkınlık ve mutluluk belirdi, çaresizliğin dibine vurmuşken gelen ani umut.

"Wang Youcai?" Genç delikanlıyı tanıyınca Meng Hao'nun gözleri kocaman açıldı. Kasabadaki marangoz dükkanının sahibi Wang Amcanın oğluydu bu. "Nasıl düştün oraya?"

Meng Hao çıkıntıyı inceledi. Yamaç sarptı ve aşağı inmek imkansız görünüyordu. En ufak dikkatsizlik, deneyeni nehre kadar yuvarlayabilirdi.

Ne kadar hızlı aktığı hesaba katıldığında, dereye düşen birinin ölme ihtimali yüzde doksan sayılırdı.

"Yalnız değilim, komşu kasabalardan da çocuklar var," Wang Youcai heyecandan yerinde duramıyordu. "Hepimiz burada sıkıştık kaldık. Meng Kardeş, muhabbeti bıraksak da bizi buradan çıkariversen." Belki de çıkıntıdan fazla uzun zamandır dışarı sarkıyordu. Ellerini yukarıya doğru uzattı, gömleğinden tutan diğerleri olmasa çoktan kayıp düşmüş olurdu. Yüzü korkudan bembeyaz olmuştu.

Meng Hao tehlikeyi fark etti. Lakin bugün dağa tek başına tırmanmıştı ve yanında halat getirmemişti. Nasıl birini kurtarabilirdi ki? O sırada etrafını kolaçan etti ve dağın bir kısmının sarmaşıklarla kaplı olduğunu gördü.

Dikkatlice baktığı için yeterince uzun bir sarmaşık bulması iki saat kadar sürdü. Nefes nefese bir şekilde sarmaşığı yamacın kenarına sürükledi. Wang'ın ismini seslendi ve sarmaşığı yamaçtan aşağı sarkıttı.

"Bana hala oraya nasıl indiğinizi söylemedin," Dedi Meng Hao sarmaşığı sarkıtırken.

"Uçarak!" Kelimeler Wang Youcai'nin ağzından değil, çıkıntıda sıkışmış diğer bir genç adamın ağzından çıkmıştı.

"Saçmalık! Sen mi uçuyorsun?" Meng Hao dalga geçerken aynı zamanda sarmaşığı biraz yukarı çekti. "Eğer uçabiliyorsan neden buraya uça uça gelmiyorsun?"

"Sen onu dinleme," Dedi Wang Youcai, belli ki Meng Hao'nun sarmaşığı aşağı sarkıtmayacağından korkuyordu. "Uçan bir kadın tarafından yakalandık. Bizi hizmetçi olmamız için bir cemiyete götüreceğini söyledi."

"Daha fazla saçmalık mı?" Dedi Meng Hao ilgisizce. "Sadece efsanelerdeki Ölümsüzler bunu yapabilir. Böyle şeylere inananlar kaldı mı?" Okuduğu kitaplarda, Ölümsüzlerle tanıştıktan sonra zengin olan insanların hikayeleri de vardı fakat hepsi ona göre asılsızdı.

Sarmaşık, çıkıntıya ulaşır ulaşmaz Wang onu yakaladı. Ama tam o sırada Meng Hao sırtında soğuk bir esinti hissetti. Etrafındaki hava sanki kış gelmiş gibiydi. Soğuktan titredi. Yavaşça arkasına döndü ve çığlık atarak yamaçtan aşağı, boşluğa kendini attı.

Soluk yüzlü ve uzun gümüş rengi cübbeli bir kadının, onu izlediğini görmüştü. Yaşını tahmin etmek imkansızdı. Tarif edilemez bir güzelliği vardı fakat mezarından yeni çıkmışçasına bir soğukluk yayıyordu etrafına.

"Belirli kalitede, belirli şeyler bulursun bazen ve bu kaderdir."

Ses kulaklarına ulaştığında sanki birbirine çarpan kemikler duymuş gibi hissetti. Bu kadın garip bir güce sahip gibi görünüyordu ve Meng Hao kadının gözlerine baktığında, tüm vücudunun buz kestiğini, sanki kalbinin derinliklerine kadar çıplak kaldığını hissetti. Sanki bu kadından hiçbir şey saklanamazmış gibi.

Sözcükleri hala havada salınırken, kadın cübbesinin geniş yenini salladı ve aniden yeşilimsi bir rüzgar gürleyerek Meng Hao'yu aldı. Yamaçtan aşağıya kadınla birlikte süzüldü. Zihni ise boşalmıştı.

Çıkıntıya ulaştıklarında, kadın elini savurdu ve Meng Hao'yu çıkıntıya fırlattı. Kendisi ise, tıpkı yeşil rüzgar gibi havada hareketsizce asılı kaldı. Wang ve diğer üç arkadaşı çıkıntıdan içeri korkuyla süründü.

Kadın öylece durdu, sessizce. Kafasını kaldırdı ve yukarıdan sarkan sarmaşığa baktı.

Meng Hao o kadar ürkmüştü ki titremeye başladı. Ayağa kalkıp, hızlıca etrafa bakındı. Çıkıntı çok geniş sayılmazdı, hatta dardı bile. Sadece birkaç kişi olmalarına rağmen hareket edecek fazla alan yoktu.

Wang'a ve diğer iki arkadaşına baktı. Biri, konuşan zeki çocuktu, diğeri ise temiz ve etli butluydu. İkisi de korkudan her an ağlayacakmış gibi titriyorlardı.

"Bir kişi eksiğim vardı," dedi soluk yüzlü kadın. Sarmaşıktan, Meng Hao'ya çevirmişti bakışlarını. "Seni de ekleyince tam oldu."

"Sen kimsin" diye sordu Meng Hao, korkusunu saklayarak. Eğitimli bir insandı ve güçlü bir kişiliği vardı. Dehşete düşmüş olduğu halde kendini kontrol etmeyi ve paniklememeyi başardı.

Kadın hiçbir şey söylemedi. Sağ elini kaldırıp salladı ve yeşil rüzgar yeniden hareketlendi.Tüm genç adamları kaldırdı ve kadınla birlikte çıkıntıdan dışarı uçmaya başladılar, gökyüzüne doğru. Gözden kayboldular. Arkada ise sadece Daqing Dağı kaldı, orada öylece, dimdik ve haşmetli, alacakaranlıkla bütünleşerek.

Meng Hao'nun yüzünden kan çekildi. Kendisini yeşilimsi rüzgarın içinde, gökyüzünü aşarken görebiliyordu. Yerin üzerinde uçarken, rüzgar ağzına girerek nefes almasını imkansızlaştırıyordu. Tek bir kelime canlandı zihninde.

"Ölümsüzler?" On nefes alacak kadar süre boyunca nefesini tuttu, daha fazla tutamayana kadar. Sonra ise bayıldı.

Gözlerini açtığında bir dağın ortasında, yeşil taşlarla döşenmiş düz bir alana indiklerini gördü. Bulutlar ve sis etrafta süzülüyordu, kesinlikle ölümlülerin dünyasından bir yer değildi. Etrafı çevreleyen dağların harikulade tepeleri gerçekten çok farklıydı.

Wang ve diğer gençler uyandı, korkmuş ve titreyerek. Arkası onlara dönük olan kadına baktılar.

Kadının önünde uzun yeşil cübbeler giyen iki Yetiştirici dikiliyordu. Yirmili yaşlarında görünüyorlardı. Çukur çukur gözleri ve insanı korkutan yeşil gözbebekleri vardı.

"İyi iş, Xu Abla," dedi içlerinden biri, dalkavukca. "Dört tane küçük, yetenekli bebek buldun."

"Hizmetli Bölümüne götürün bunları," dedi kadın soğuk bir sesle, Meng Hao ve diğerlerine bakmadan. Aniden kadının tüm vücudu değişim geçirdi, bir gökkuşağı olup dağlara doğru gözden kayboldu.

Şimdiye dek Meng Hao kendini toparlamıştı. Kadının kaybolduğu tarafa doğru boş bir şekilde bakıyordu. Onaltı yıldır yüzünde hiç belirmeyen bir ifade peyda oldu. Kanı kaynıyordu.

"Hizmetçi mi?" diye düşündü. "Eğer hizmet Ölümsüzlereyse, ödeme mutlaka iyidir." Artık bu insanların onu öldürmeyeceğinden emin olduğu için ayaklarını yere sağlamca bastı.

"Kız kardeş Xu, Ki Yoğunlaştırmada yedinci seviyeye ulaştı," dedi hoşnutsuz bir sesle, şimdiye kadar konuşmamış olan ikinci Yetiştirici. "Cemiyet ona bir Rüzgar Flaması hediye ettiğine göre, artık Temel Kurma seviyesine ulaşmamış olsa da uçabilecek." Meng Hao ve diğerlerine kibirli bir şekilde bakıyordu.

"Sen ve sen," dedi Wang ve diğer zeki çocuğu işaret ederek. "Güney Hizmetli Bölümüne gidiyoruz, beni takip edin."

"Burası neresi böyle?" diye sordu Wang, sesi ve vücudu, Ölümsüz onu parmağıyla gösterdiğinden beri titriyordu.

"İnanış Cemiyeti."

--

Cemiyet; "Sect" kelimesinin çevirisidir, türkçeye tam olarak çevirisini bulamadım fakat anlamı, dinle alakalı olan ya da olmayan bir amaçla toplanmış insan topluluğu. Klan gibi ama aile-kan bağı gerektirmeyen tarzı.
Yetiştirici; "Cultivator" kelimesinin çevirisidir, yine tam çevirisi mevcut değil. Bir meyve, sebze nasıl yetişip olgunlaşıyorsa, Çin kültürüne göre insan da kendisini aynı şekilde geliştirebilir. Doğup normal bir şekilde yaşamaktan farklı olarak içlerindeki enerjiyi manipüle ederek, geliştirerek insan doğasının sınırlandırıcılığından kurtulmaya çalışırlar.
Amca-Abla-Kız Kardeş gibi sıfatlar ise, kan bağı belirtmek için değil, yakınlık belirtmek için kullanılmıştır.
Zhao Eyaleti, Büyük Tang ve Chang'an, Çin tarihinden ünlü bölge ve şehir isimleridir.